İki Kitap Âresinde Okur

KURULUŞU BİR ROMANCIDAN BİR TARİHÇİDEN OKUMAK

Birkaç ay önce Kemal Tahir’in Devlet Ana’sını okudum. Kitapçıda üzerindeki 50. Yıl Özel Baskısı yazısını görüp arka kapağına bile bakmadan alıvermiştim. Kitabın adı yıllardır hafızamdaydı. Küçükken birisinden 70’lerde “Bozkurtların Ölümü’nü okuyanlar ülkücü olurmuş; Devlet Ana’yı okuyanlar solcu olurmuş” diye duymuştum. Şu durumda Devlet Ana’da acımasız patronlar, gösteri yapan emekçiler, sömürü ve başkaldırı olsa gerek.

Devlet Ana’yı elime alıp kitabın konusunu anladığımda kendimden utandım. Osmanlı Devleti’nin çekirdeğinin oluştuğu günlerde devletin kurucularını izliyor Devlet Ana. Birkaç gün içinde maraton koşarcasına okuyup bitirdim. Sonraki günlerde romanda geçen yerleri haritadan bulmaya çalıştım. Hakkındaki yazıları okudum. Gençliğinin enerjisini, akılla, temkinlilikle birleştiren Osman Bey’i çok sevdim. Aşık olan, kızan, duran, düşünen, idealize edilmiş ama yine de kanlı canlı bir insan olan Osman Bey. Gelecek vaad eden oğlu Orhan. Kızını Osman’a vermeye bir türlü razı olmayan Edebali. Köse Mihal, Yunus Emre vs. derken tarihi şahsiyetlerle hayali olanlar birbirinin içine geçiyor. Uç yaşantısının geçişkenliği ve hareketliliği kafamda tam olarak oturdu.

Bu yazıda Kemal Tahir’in Devlet Ana’da ortaya koyduğu tarih anlayışından veya olayların gerçeklikle uyuşmasından bahsetmeyeceğim. Çünkü anlatmak istediğim şey başka. Devlet Ana zihnimde 1290’ların uç yaşantısını ve Osmanlı’nın kurucu aktörlerini canlandırmamı sağladı. Ayrı ayrı hevesleri, hayalkırıklıkları, çelişkileri olan bu insanlar tarihin bir döneminde yaşamamış olsalar da pekala yaşamış da olabilirlerdi. Devlet Ana keyifli bir roman okumak isteyen her seviyeden insana rahatlıkla önerebileceğim bir kitap.

Dün ise Osmanlı’nın kuruluşuna dair bir başka kitabı bitirdim. Cemal Kafadar’ın İki Cihan Âresinde başlıklı kitabı Osmanlı’nın kuruluşuna dair tarih disiplininde bu zamana kadar yapılan çalışmaları ve kullanılan kaynakları değerlendirerek başlıyor. Osmanlı’nın ilk dönemlerine ilişkin tarihi kayıtlar çok sınırlı. Olanları da birbiri ile karşılaştırarak doğrulamak her zaman mümkün değil. Dolayısı ile bu yılların hem somut olaylarında hem de siyasi, toplumsal değerlendirmesinde birbirinden çok farklı tezleri savunan tarihçiler bulmak mümkün. Tarih disiplininden gelmeyen birisi için böyle bir kitabı okumak zor olabilir. Ben sosyal bilimler deneyimi olan ve Kuruluş döneminin temel aktörlerini ve olaylarını bilen biri olarak bütün tezleri, bütün kavramları takip etmekte zorlandım. Bu nedenle kitaba dair eleştirel bir yorum yapamam. Burada Kafadar’ın görüşlerini özetlemeyi de amaçlamıyorum. Hem zaten anlatmak istediğim şey –yine- başka.

Örneğin Osman Bey’in adı gerçekten Osman mıydı? Bu konuda bile farklı düşünen tarihçiler var. Kimi kaynaklarda Osman adının Uthman, Atouman gibi şekilde yazılması, Osman Bey’in babasının, oğlunun ve çevresindeki diğer figürlerin Türkçe isimler taşıması isminin Ataman olabileceğini düşündürmüş. Mesela bir noktada ismi Ataman olan bir uç beyi siyaseten veya kişisel tercihlerle adını ses olarak da Ataman’a yakın olduğu için Osman’a çevirmiş de olabilirmiş. Tahta çıkınca vs. isim değiştirmek pek çok farklı devlette görülmüş bir şey. Kafadar böyle bir senaryoya pek ihtimal vermiyor. Ama akla şüphe düştü bir kere. Devlet Ana’da ete kemiğe bürünen Osman Bey, İki Cihan Âresinde’de sislerin ardında belli belirsiz ilerleyen bir adama dönüşüyor. İsminden bile emin olamıyoruz.

Devlet Ana’da Osman’a beylik konusunda rakip olan amcası Dündar Bey. Gerçekten yaşamış mı? Cemal Kafadar Dündar Bey’den hiç bahsetmeyen kaynakları inceliyor. Kabul edilegelen tarih anlatısı Osman’ın Dündar Bey’i öldürdüğünü söylüyor. Ama bu dönemi ayrıntılarıyla anlatan kimi kaynaklarda bu mesele hiç geçmiyor. Kafadar’a göre bu da o tarihçilerin bilinçli bir tercihi olabilir. Osman Bey ve zamanını bir-iki yüzyıl sonra anlatan kimi tarihçiler kendi dönemlerinden hoşnutsuzluklarını yansıtmak üzere o dönemi idealleştirerek anlatıyorlar. Fatih’e kadar kurumsallaşmamış kardeş katli meselesi vicdanları yaralıyor. Akıncı hanedanlarının merkezi hükümet karşısında güçlerinin sürekli azalması toplumda huzursuzluk yaratıyor. Öyle olunca Osman Bey’in amcasını öldürmesi kardeş katlini eleştirecek tarihçinin işine gelmiyor tabi ki. Onun yerine Osman Bey’in ardından başa geçen Orhan’ın beyliği kardeşi Alaeddin’e önermesi, onun da reddetmesi daha bahsetmeye değer bir konu. Kendi dönemini tam da burada iğnelemeyi de ihmal etmiyor tabi: Ol zamanda begler karındaşlarıyla meşveret iderler, bir yere cem’ olurlardı, birbirin(i) öldürmezlerdi (s200-204).

Ne zamanki kardeş katli kurumsallaşıyor, yadsınıyor; tarihçiler de Dündar olayından bahsetmekte bir sorun görmez oluyorlar. Bu arada Dündar gerçekten yaşamış mı? Kafadar’ın değerlendirmelerini göz önüne alırsak muhtemelen yaşamış. Kemal Tahir’in anlatısını düşünürsek, kesinlikle yaşamış. Üstelik de kötü bir adam!

Peki Osman ismini değiştirmiş olabilir mi? Elimde olmadan Devlet Ana’dan tanıdığım Osman Bey’i düşünüyorum. İsmini değiştirecek bir adam mı diye. Bence Kemal Tahir’in Osman’ı ismini değiştirecek bir adam değil. Dolayısıyla benim Osman’ım da ismini değiştirecek bir adam değil. Zaten uç insanları, uç savaşçıları siyaseten isim değiştiren bir beye saygı gösterecek insanlara da pek benzemiyor. Böyle bir durumda Adem Ejderhası Pir Elvan ile Kel Derviş gibi gezgin savaşçıların lidere saygılarının kaybolacağını düşünüyorum. Bir akşam sessizce Söğüt’ten ayrılıyorlar.

Devlet Ana’yı kapağına kanıp almıştım. İki Cihan Âresinde’yi de ismine kanıp aldım. İkisinde de kanmaktan memnunum. Birisi tarihi güzelce kurgulayıp heyecanlı bir şekilde anlatırken diğeri tarihçi soğukkanlılığıyla elindeki kaynakları inceliyor. Bildiklerini, bilemeyeceklerini, çıkarımlarını düzgün bir şekilde ortaya koyuyor. Devlet Ana’nın kanlı canlı Osman’ı da, İki Cihan Âresinde’nin çok uzaklarda olduğunu bildiğimiz ama yüz hatlarını seçemediğimiz Osman’ı da güzel. Ortalama okur olarak ikisini birleştirmeden de edemiyoruz zaten. Naif bir okur olarak iki kitap âresinde köprü kurdukça mutlu oluyorum. Daha iyi bir idare sistemi kuran Osman Bey’e sığınan Hristiyan köylüler; Moğol bakiyesi gıcık tatarlar; varlığı yokluğu bir, uçlara söz geçiremeyen Konya Sarayı gibi öğeler birbirinin üzerine oturdukça insan mutlu oluyor.

Ama söylemek istediğim şu: Romancı da tarihçi de işini iyi yapınca okuyucuya müteşekkir olmak ve ikisini de dikkatle okumak düşüyor. Kemal Tahir’in karakterleri artık zihnimde yaşayacak ve kaçınılmaz referans noktam olacak. Cemal Kafadar’ın analizleri ve koyduğu soru işaretleri de altın çağ yanılgılarına düşmemi engelleyecek. İki kitap âresinde kalmanın tadı işte bu yüzden güzel. Ama bir de romancı iken tarihçi gibi davranan, eline aldığı bir iki kaynağı hayal gücü ile süsleyip hikayeleştirerek anlatan türediler var. Romanını tarihçi kisvesine bürünüp pazarlayan tipler. İşte onlardan uzak durmak lazım.

Yazmak istediğiniz bir şey var mı?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s