Beş Şehrin Üçü

Türkçe’de yazılmış en güzel, en keyifli deneme kitaplarından birisi Tanpınar’ın Beş Şehir‘i. Aralık ayını iki ciltlik Don Quijote‘yi okuyarak geçirmiştim. Tekrar kurgu okumadan önce tanıdık, bildik bir şeylerle zihnimi dinlendirmek istedim. On yıl önce okuduğum Beş Şehir‘i yeniden elime aldım. Beş Şehir, Tanpınar’ın Ankara, Erzurum, Bursa, Konya ve İstanbul üzerine denemelerinden oluşuyor. Ben bu şehirlerin üçünde yaşamışım. Birine ise zengin tarihine hayranlık duyarak bir kaç sefer gidip anlamaya çalışmışım. Bir başkasını ise çocukluktan hayal meyal hatırlıyorum. Ama bunların hiçbirinin kitabı okumak için çok da bir önemi yok. Çünkü Tanpınar’ın beş şehri ile benim bulunduğum beş şehir arasında benzerlikten çok fark var artık. Şehirlerin en merkezi, en meşhur bir kaç anıtsal yapısı, bir kaç semti dışında ortak bir duyuş bulmak kolay değil.

Ben burada bu beş şehirden üçü ile ilgili hoşuma giden bir kaç alıntıya yer vereceğim. Bu üç şehir yaşadığım üç şehirle birebir örtüşmüyor. Tanpınar’ın Beş Şehir‘ine sinmiş üç temel duygu olduğunu düşünüyorum. Birncisi batılı bir damak tadı olan bir adamın baktığı ve aklı ile benimsediği bir kültürü kendine sevdirmesi, bir nevi oryantalist bir zevk alması. Ama kendini dışarıdan değil içeriden sayarak, sahiplenmeye çalışarak. Bunu kınamak için değil durumu tespit etmek için yazıyorum. Tanpınar eski kelimelerden, eski usullerden kopmayan, kararında bir Batılı. Ama son kertede Batılı. Onu medeniyete haritadan bakar gibi ciddiyetle bakarken de en muhafazakar ve yüzeysel yorumları yapsa da affetmek mümkün. O, Mevlevi ayininin mükemmeliğinden bahsederken “ah bir de Degas gibi bir ressam çıksaydı ya” diyen; çalıştığı odadan Konya cezaevinde türkü söyleyen mahkumları dinlerken Fransız bir yazarın İspanya üzerine kitabını hatırlayan bir aydın.

*****

Kitaba hakim ikinci duygu ise geçmişe duyulan sevimli ve hüzünlü merak. Tanpınar şehirlere tek bir verili andaki görünüşleriyle değil geçmişleriyle birlikte bakıyor. Onları kaybolup gitmiş medeniyetlerin birikiminin eseri olarak, ya da o eserden geriye kalmış ve tam anlamıyla merakımızı tatmin etmeyen izler olarak görüyor.

Konya hakkında o kadar yazarken Beyşehir civarında olduğunu söylemekle yetindiği Kubadabad Sarayı’nın kalıntılarını keşke görseydi Tanpınar. Saraydan çıkartılan ve Karatay müzesi’nde sergilenen muhteşem çinilere bakabilseydi keşke. “Hakikatte Selçuk mimarisi çok defa dince yasak olan heykelin peşinde gibidir. (s. 79)” diyor şehirlerdeki yapılara bakarken. Kubadabad Sarayı’nın sadece bitkileri, hayvanları, masalsı yaratıkları değil insanları da betimlediğini, ve hatta taşa oyduğunu keşke görseydi. “Hiç bir numunesini tam olarak göremediğimiz padişah ve vezir sarayları, mevcudiyetlerini, Aksarayi’nin anlattığı, Moğolların zulüm ve tekalif hikayelerinden öğrendiğimiz zengin tüccar ve arazi sahiplerinin konakları da elbette bu medreseler ve camiler gibi aynı titiz zanaatkarların eliyle ve aynı zevkle yapılıyordu (s80).”

Ama Tanpınar’ın aslında modernleşmeyle, şehirlerin gelişmesi ile bir derdi yok. Bunu tabii buluyor. Herhalde bizim yeniyi yapmak için bu kadar hoyratça bir yıkıma girişeceğimizi tahmin etmiyor. “Fakat yapmasını çok iyi bilen ve seven şark muhafaza etmesini bilmez… (s158)” diyor. Ama bu kadarını kimse beklemezdi herhalde. Bu şehre ihanet edenler dahi kendilerinden bunu beklemezlerdi.

“Şüphesiz yarın bu peyzaj da değişecek. Şimdi çorap atelyesi filan gibi şeyler olan o eski harap konaklar ortadan kalkacak, yerlerini modern atelyeler alacak, iş şartları değişmiş, dünyaya başka gözle bakan insanlar Sümbül Sinan’ın etrafında yaşamaya başlayacaklar; fakat Yahya Kemal’in merhamet ve sevgi şiiri asırların yığdığı bu havayı bize muhafaza edecek (s.151).” Tanpınar İstanbul’un değişeceğini öngörüyor. Ama yine de iyimser. İstanbul’un kendine ait bir mimari üslubu olduğunu ve değişirken bunu koruyacağını düşünüyor. Şark aklının muhafaza edemeyeceğini bildiği halde Garplılaşan ülkenin bir noktada “o kadar da değil” diyeceğini düşünüyor belki de. Okuma zevkinizin içine ederek son satırlarını paylaşıyorum bu güzel kitabın:

“En iyisi, bırakalım hatıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler. Ancak bu cins uyanış anlarında geçmiş zamanın sesi bir keşif, bir ders, hulasa günümüze eklenen bir şey olur. Bizim yapacağımız yeni, müstahsil ve canlı bugünün rüzgarına kendimizi teslim etmektir. O bizi güzelle iyinin, şuurla hulyanın el ele vereceği çalışkan ve mesut bir dünyaya götürecektir (s208).” Tanpınar İstanbul’a o günlerde ihanet etsek bile bir gün hakkını vereceğimize inanıyormuş: “Ne çıkar İstanbul semtleri bütün vatan gibi orada duruyor; büyük mazi gülü bir gün bizi elbette çağıracak (122).”

Şimdi Tanpınar’a, ihanet ettiğimizi birinci ağızdan itiraf ettiğimiz İstanbul’u göstersek en çok neye üzülürdü? Bu sorunun cevabı şehrin silüetini ele geçiren gökdelenler ya da birbirinin aynısı binalar değil bence. Mesela Uniqİstanbul’a bir konsere gitse Tanpınar, modern yapıların ortasında etrafındaki kalabalıkça görmezden gelinen ve gururla dikilen Ayazağa Çinili Av Köşkü onu üzmezdi. Çünkü değişimi zaten kabullenmişti. Onun istediği konser kuyruğunda yüzü modern yapılara dönük beklerken birden Köşk’ü fark edip bir saniyeliğine olsun bir merak bir iştiyakle “bu güzellik nedir acep” diyecek bir ademin halen bulunuyor olmasıdır. Bence Tanpınar’ı asıl üzecek olan elimizdeki mirasın üzerine koyan, ondan beslenen yeni eserler vermekten acizliğimiz olurdu. Klasik dönem camilerinin hayal gücünden yoksun birer taklidi yeni camiler gibi.

Ankara’ya da benzer bir yaklaşımla bakıyor Tanpınar. “…İstiklal mücadelesi yıllarından bütün mazisini yakarak çıkmış” Ankara. Hiç bir zaman çok büyük bir merkez olmamış. Muhteşem eserlere ev sahipliği yapmamış. Ama diğer Anadolu şehirleri ile karşılaştırınca tarihi ile gururlanmayı onlar kadar hak ediyor. Ev sahipliği yapıp sarmaş dolaş ettiği Roma eserleri ve Türk-İslam öncüleri şehre bir derinlik katıyor. Tanpınar Arslanhane Camii’nin ismini Roma döneminden kalma aslan heykellerinden aldığını hatırlatır (s17). Günümüzde 5.5 milyonun yaşadığı Ankara’da şu detayı bilen, önemseyen bir kaç kişi var mıdır? İnşallah vardır.

Tabi Tanpınar’ın dolaştığı, iz bırakmadan kaybolan Evliya Çelebi’nin rüyasına giren Erdede Sultan’ı arayıp da izini bulamadığı Ankara artık cumhuriyetin yeniden kurulan, Anadolu’nun geri kalanına bir model şehir olacak Ankara’sıdır. “Her tarafta bir şantiye manzarası vardı. Hiçbirinin üslubu yanı başındakini tutmayan, çoğu mimari mecmualarından olduğu gibi nakledilmiş villalarıyla, küçük memur mahalleleriyle yeni şehrin kurulduğu devirdi bu. Tek bir sokakta Riviera, İsviçre, İsveç, Baviera ve Abdülhamid devri İstanbul’u ev ve köşklerini görmek mümkündü (s15).” Keşke beş benzemez mimari şimdi de dursaydı da biz de beğenmeseydik.

Ve hiç şüphesiz Ankara’ya Atatürk damgasını vurmaktadır: “[Ankara Kalesine] çıkarken gördüklerimizle hangi medeniyetlere, hangi çağlara gitmeyiz? Fakat hayır, Ankara bu cinsten tarihi bir hulyaya kolay kolay imkan vermiyor. Burada tek bir vak’a, tek bir zaman, tek bir adam muhayyileye hükmediyor. Bu şehir kendisini o kadar ona vermiş ve onun olmuş (s24).”

****

Üçüncü duygu ise geçmişin bu merak ettiğimiz medeniyetlerinin birbiriyle uyumlu, çatışmalardan azade bir bütün olması. İşte bu noktada sonradan, onun hiç de niyetlenmediğini düşündüğüm, ecdat güzellemelerine kapı açacak bir nostalji devreye giriyor. Bu noktada Tanpınar’ı bir akıl süzgecinden geçirerek, söylediklerini doğru tarihsel, siyasal tespitler olarak kabul etmeden okumak gerekiyor.

Tanpınar çocukluğundan kalan İstanbul’u hatırlarken gümrükten her girenin müslümanlaştığını söylüyor. Saatler artık bizim vaktimizi göstermektedir. Bu nedenle gelen yeni şeyler kabullenilir, benimsenir, bizden biri olur. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat‘ında eski hayatı muhafaza etmek üzere oluşturulan örgütün yabancı saat markalarından kod isimleri taşıyan, dışarıdan gelip yaşamımızı değiştiren ve reddedilecek ürünlerden ayrı bir yere koyulan saatleri. Seiko vs. Ve apartmanlaşan İstanbul. Artık birlikte eğlenmek yerine her katında ayrı bir radyo çalınan daireler (s131). Bunu da en güzel Necip Fazıl Apartman şiirinde söyledi: Yakınlıktan ötürü/kaçıp gitmiş yakınlık.

Bu ideal geçmişte bu kadim şehirlerin azınlıklarına, tatsız olaylarına, çatışmalara ise pek değinilmiyor. En fazla birkaç Selçuklu taht kavgası… Ama Tanpınar’ın bu tercihinin şu yazıda bahsedildiği gibi büsbütün bilinçli bir tercih olduğunu düşünmüyorum. O büyülenmiş gözlerle bakarken görmek istediğini görüyor sadece. Hele “İstiklal mücadelesi yıllarından bütün mazisini yakarak çıkmış” cümlesinin bir olumlama olarak alınmasının hiç mümkün olmadığını düşünüyorum.

Mesela Mevlana’nın Farsça yaptığı ve Moğol istilası altında inleyen Anadolu’ya bahar gibi gelen çağrısına Yunus’un ses vermesiyle oluşan uyum fazlasıyla romantize edilmiş bir görüntü.  Hele Mevlana’nın Moğol otoritelerle zıtlaşmayan bir politik tutum aldığını, isyan etmeye kalkışan Türk beylerine aksini salık verdiğini bilince… Fars orkestrasına karşı birden Yunus’tan yükselen flüt sesi, sonra flüt başrole geçerken orkestranın yavaşça uzaklaşması çok güzel bir benzetme. Ama kulağa hoş gelen, gönle güzel gelen bu benzetme, akla yetmiyor. Mevlana ve Yunus’un çağı güllük gülistanlık değil. Bu iki tarihi şahsiyeti bir uyum içinde hayal etmek de gerçekçi değil.

Her neyse. Tanpınar’ı bunun için okumuyorum zaten. Ankara kısmında Tanpınar “Ben Evliya Çelebi’yi tenkit etmek için değil, ona inanmak için okurum. Ve bu yüzden de daima karlı çıkarım (s23)” diyor. Ben de Tanpınar’ı gönlüme hoş gelsin diye okuyorum. Bundan şaşarsam kardan yemiş olurum.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Beş Şehir

Dergah Yayınları, Ocak 2011

İlk baskı: 1946

Yazmak istediğiniz bir şey var mı?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s