Taşraya İçeriden Bakmak Uzaktan Bakmak: Sivas ve Mustang

Mustang‘in (2015) afişini gördüğümde ‘bu filmi izliycem ve çok sevicem’ demiştim. Bugün BluTv’de görene kadar bir türlü denk gelemedik. Keyifle oturduğum koltuktan 45. dakikada kalkardım aslında. Ama düşündüklerimi buraya da yazmaya karar verince el mecbur sonuna kadar filme ‘baktım’. Prensipleri olan bir insanım.

Sivas (2014) ile ilgili pek söyleyeceğim bir şey yok aslında. Bir kaç gün önce Mubi’de izledim. ‘Artık ne kadar iyi bir taşra hikayesi anlatılabilir ki’ diyordum ama afişteki görüntünün çarpıcılığıyla filmi açmaya ikna oldum. Malum artık filmlere ‘gitmiyoruz’. Filmi ‘açıyoruz’. Sarmazsa kapatıp başkasını açıyoruz. Artık filmlere karşı daha güçlüyüz. Daha tepeden bakıyoruz. Daha kolay gömüyoruz. Ama Sivas’ta gömülecek hiçbir şey yok. Diyaloglar, karakterler, olay örgüsü, anlatım. Her şeyiyle mükemmel ve gerçekçi.

Filmin ismi Sivas’ta geçtiğini düşündürmüştü. Ama Sivas aslında başroldeki köpeğin ismi. Film ise Yozgat kırsalında geçiyor. Aslan ilkokul öğrencisi. Pek akıllı olmayan bir abisi var. Uyanık ve sevimsiz bir öğretmeni var. Milli Eğitim ‘çocuklara Pamuk Prenses’le Yedi Cüceler’i oynatın’ demiş. Beğendiği kızı prenses, muhtarın oğlunu prens yapmışlar. Bizimkine de cücelik düşmüş. Aslan hayatını kurtardığı köpeğiyle sosyal konumunu kendisi yeniden yaratıyor diğer çocuklara karşı. Ama yetişkinler için Sivas dövüştürülüp parası ile kimi yaramazlıklar yapılacak bir araç. ‘Yediği yalın hakkını vermesi gereken’ bir hayvan. Yozgat demişken, şehir merkezini anlatan Yozgat Blues (2013) da güzel filmdi.

Mustang ise Türkiye taşrasında genç kızlık hallerine, sıkışmışlığa, baskıya değinmek isteyen ama anlattığı konuyu kendisi pek anlamadığından başarısız olan bir film. Senaristlerin Türkiye ile ilgili, taşra ile ilgili pek fikrinin olmadığı, kulaktan dolma klişelerle bir şeyler yapmaya çalıştığı belli. Mustang taşraya uzaktan, çok uzaktan bakıyor. Bu yüzden de pek çok şeyi seçemiyor, seçemediğini benzetiyor.

Annesi babası 10 yıl önce ölmüş beş kızkardeş, İnebolu’da amcaları ve babaanneleri ile birlikte yaşıyorlar. Bir dönem sonu karnelerini aldıktan sonra lise çıkışında sınıf arkadaşlarıyla birlikte önlüklerle denize giriyorlar. Oğlanların sırtına çıkıp deve güreşi yapıyorlar. Bu evdekilerin kulağına gidince baskı dönemi başlıyor. Hayatları değişiyor. Renkli kıyafetleri çıkartılıp kahverengi bol kıyafetler giydiriliyor. Sanki Handmaid’s Tale izliyoruz. (Bu cümleyi yazdıktan sonra yönetmenin bu dizide sonradan birkaç bölüm yönettiğini gördüm.) Evde dolma pişirme, hamur açma seminerleri başlıyor. Film konusuna hakim olmadığını daha bu sahnelerde açık ediyor. Kızına muhafazakar bir yaşam tarzı dayatacak aile kızının lise bire, ikiye gelip bir çılgınlık yapmasını beklemez. Indoktrinasyon çok daha erken başlar. 5-6 yaşındayken eteğinin altına tayt giydirilir. Dolma sarmak, evde oturmak, vakti gelince evlenmek çok daha erkenden telkin edilir. Oysa filmde kızkardeşler amca ve babaanne ile sanki dün karşılaşmış gibi davranıyorlar. Bu ortamda en azından bir kaç yıldır bulunduklarını varsaysak bile etraflarından bu kadar habersiz olmaları çok mantıksız.

Evin kadınları kızların artık evlendirilmeleri gerektiği kanaatine vardığında saçlarını tarayıp çeşme başına gönderiyorlar. Senaristlerin ya birşeylerden habersiz olduğunu ya da derdinin Batıdaki izleyiciye bildiğini/beklediğini gösterip kolay sayı almak olduğunu bu anakronizmden daha iyi gösteren bir örnek olamazdı. Senaristler Deniz Gamze Ergüven ve Alice Winocour’muş. Alice Winocour Fransız. Ergüven, aynı zamanda yönetmen, 6 aylıkken Fransa’ya taşınmış ve orada büyümüş. Film Fransa’nın Oscar’a En İyi Yabancı Dil kategorisinden adayı olmuş. Bunlar anlamlı bilgiler çünkü film bizimle ilgili ama bizim değil; bizi anlatmıyor. Kafasına fes takıp döner satan bir gurbetçi gibi gerçekçi olmayan bir hikayeyi kötü bir şekilde anlatarak dünyaya kendini sevdirmeye çalışıyor. Böyle bir filme ‘vay sen bizi kötü gösterdin’ diye kızmak da yapılabilecek en büyük iyilik olmalı. Böylece film feminizmin koruyucu çatısının altına girip bütün eleştirilerden muafiyet kazanabilir. Bu tuzağa düşmemek lazım. Çünkü film eleştireceği şeyleri iyi eleştiremiyor. ‘Kötü anlatma’ işini kötü yapıyor. Türkiye’nin, taşranın, kadınlara uygulanan baskının, çok daha iyi bir şekilde kötü anlatılmaya hakkı var.

Mesela daha gerçekçi bir hikayede o kızların babaanne yönetiminde çoktan o mutfağı çekip çevirebiliyor olmaları lazımdı. Eğer bu hayattan mutsuz oldukları, direnmek isyan etmek istedikleri anlatılacaksa buradan başlanarak anlatılmalıydı. Beş kızkardeşin birbirlerinden ayrılan karakterleri, tercihleri olsa çok daha izlenesi bir film olurdu. Düzgün bir aksanla tutuk tutuk konuşmasalar daha kaliteli bir film olurdu. Burada da Emin Alper’in Kız Kardeşler‘indeki (2019) üç kız kardeşin nasıl birbirlerinden farklı olduklarına; nasıl birbirleriyle diyaloğa ve çatışmaya girdiklerine bakılabilir. Kız Kardeşler‘de de profesyonel oyuncular var ama yörenin ağzını çok daha iyi veriyorlar. Mustang‘de kurtuluşu İstanbul’a ve öğretmene ulaşmak da görmeleri de büyük ve gereksiz bir klişe.

Yönetmen şu röportajda filmde kişisel deneyimlerinden yararlandığını söylemiş. Ama bunu pek inandırıcı bulmadım. Yaşar Kemal ‘Her yazarın bir Çukurova’sı vardır onu anlatır’ diyor ya. Demek ki onun Çukurova’sı burası değil. Demek ki anlatmak için önce insanın Çukurova’sını bulması lazım.

Yazmak istediğiniz bir şey var mı?

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s